İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Ek Sayı

Röportaj Ek Sayı

Evet siz de bilirsiniz ilk defa 60’larda, 60’ın başında “OKU” dergisini çıkardık. İmam Hatip Mezunları Derneği ,Konya mezunları ile dergi çıkardık. Sonra o dergide başlangıçta hadis köşesini yazdım. Orada üç boyutlu:

1-Seçme Hadisler

2-Hadis Usûlü

3-Ricâlü’l-Hadis, konularında her sayıda, ayrı sütunlarda yazı yazdım. Son zamanlarına doğru da okuyucu mektuplarına cevap verdim. “Oku” mecmuasının şu bakımdan hatırası olabilir. Oraya bir imam hatip öğrencisi bir mektup yazmıştı. Bu mektupta; “Seyyid Kutup, Mevdudi, (Hamidullah hoca var mıydı aklımda değil) İbni Teymiye gibi zatlar hakkında, bazı hocalarımız müspet konuşuyorlar, bazıları menfii… Aman bunlardan uzak durun, onlar böyle kötü böyle zararlı diyorlar… Siz ne dersiniz?” diye sormuştu. O mektuba benim cevap yazmamı uygun gördüler, ben de cevap yazdım. O günden beri başım taştan kurtulmuyor. Uzun zaman önce başladı taşlar. Çünkü ben onlar hakkında müspet yazdım. Dedim ki: Her insanın hatası olur sevabı olur, bunlar da beşer, insan. Ama bunlar imanlı, güzel ahlak sahibi, fedâkar, adanmış İslami hareket adamlarıdır. Bunlardan istifade etmemiz lazımdır. Bunların uydusu olmak, mukallidi olmak değil, bunlardan istifade etmeniz lazımdır dedim. “Vay sen misin bunu diyen?” Ondan beri, o olaydan beri, şu günlerde bile hala bazıları bazı çevreler, cemaat tarikat çevreleri ikide birde… Tabi sonra bunların adamları, mesela bir tarikatın lideri ölmüş olan bir adam “Reformcular” diye kitap yazdı. “Mezhepsizler” diye kitap yazdı. İşte bunlardan sonra liste gittikçe çoğaldı ama olsun ya böyle oluyor sizin de başınıza gelebilir. Çünkü çok güzel buradaki benimsediğiniz ilkeler.

Şimdi siz vasat ümmet yolunu takip edeceksiniz anlaşılıyor. Ve “Sözü işitir ve en güzeline tabi olurlar” ayeti gereğince de siz her söze kulak vermek ve kendinizce güzele tabi olmak yolunu seçtiğiniz anlaşılıyor. Ve bu yol ne güzel bir yoldur. “Söyleyene değil söze bak”.Siz söze bakacaksınız bu böyle anlaşılıyor, söyleyene bakacağımız bir Allah ve Peygamberi var. Allah ve Peygamber söz konusu olduğunda söyleyene bakarız. Bunlarınki yanılmaz ama söylediklerini doğru anlamamız gerekiyor. Onlar yanılmaz, ama biz anlamada yanılabiliriz. Onlar söylemiş peki biz nasıl anlamışız? Onu bizden öncekiler nasıl anlamış? Onu biz nasıl anlayacağız?

Peki onlar yanılmaz olduğu gibi bizler de yanılmaz mıyız anlamada? Bu ikinci sorunun cevabı: Evet, yanılabiliriz. Bizden evvelkiler? Onlar da yanılabilirler, ister sufiyye olsun, ister mütekellimin, fukâha olsun, ister felasife olsun, bize İslam’ı anlatan ekollerin her birinin en büyük ricali dahi yanılabilir, hata edebilir. Bu açıdan da hepsinden de istifade ederiz ama hep bunu aklımızda tutarız. Acaba bu doğru mu veyahut hangisininki doğru? Demek ki doğru ve yanlışı ölçmek için de bir mizana ihtiyacımız var. Bu mizanın adı da usuldür. Kelamın usulü, Fıkıh usulü, Tefsir usulü, hadisin usulü var.

Bir derste bir hoca gelmişti Yüksek İslam’da. Osmanlı harfleri ile ilk defa tahtaya tebeşirle bir cümle yazdı: Vusülsüzlüğümüz usulsüzlüğümüzdendir, diye. Böyle bir cümle yazmıştı. Yani usulün olursa vusulün de olur. Ya hakka isabet edersin vâsıl olursun. Hakikatte vasıl olmasan bile usulünce hata etmişsen yine de kulluğa vasıl olursun. Çünkü Allah usulünce hareket ettiğimizde yanılmışsak da ve o yanılmaya göre kendisine ibadet, muamele vesaire yapmışsak da kulluğumuzu kabul ediyor. Onun için hani “bir ecir, iki ecir” meselesi var ya… Evet sen sormadan ben bazı şeyleri söyledim bu yazı üzerine. Allah muvaffak etsin inşallah…

-Hocam öncelikle örnek almaya çalıştığımız bir şahsiyetsiniz. Günde ne kadar, kaç saat çalışırsınız?

-Tabii bu yaşımın muhtelif zamanlarında değişiyor.

Sabah namazına kalkıyorum camiye gidiyorum, namaz kıldırıyordum. Namaz kıldırdıktan sonra geliyordum ,o zamanlar Ali Osman Mahallesi’nde bir ev tutmuştuk, orada bir mescit vardı. O mescitte ben okuduklarımı arkadaşlarıma okuyordum. Ben şimdi çok meşhur olan arkadaşlarıma okuttum o mescide.

Efendim sonra eve gidip acele bir kahvaltı, bisiklete atlayıp mektebe gidiyordum, okula. Okuldan çıkınca okulun yanında Karpuzoğlu (Kadı İzzettin) Cami vardı. Orada daha çok talebeye okutuyordum ondan sonra geliyordum eve. Başlıyordum kendim okumak istediğim kitaplara. Orada namaz, git gel, yine okul ve bir de okul dersleri var. Hatta bir defasında 4. sınıfta okulu bırakmaya karar verdim. Çünkü bunlar bana çok cazip geliyordu, çok seviyordum bunları. Onlar da mani oluyor, yok matematik çalış, yok fizik çalış, yok Mississippi nehrinin debisini öğren, saniyede kaç litre akıyormuş? Ya kaç litre akıtıyorsa akıtıyor, bana ne? Canım sıkıldı bir gün, ben bırakacağım bu mektebi, dedim. Ama hocalar beni çok seviyorlardı, benim evime müdür geldi, müdür muavini geldi, bir tane hoca geldi, birkaç tane adam geldi eve, beni tekrar mektebe… Bir hafta gitmedim sonra tekrar başladım. Yani bu kadar seviyordum, bu kadar meraklıydım. Sonra gece gözümün tahammülü yetmediğinde yatıyordum. Tekrar sabah namaza kalkıyorum… Şimdi kaç saatte ediyorsa sen hesap edersin.

Yani o zaman çalışma böyleydi Yüksek İslam yıllarında bu tempo aşağı yukarı devam etmiştir. Orada da yine okudum ve okuttum, sonra Yüksek İslam’da biz hoca olduktan sonra daha doğrusu şöyle biz imam hatiplilere muallim olarak gittik hiçbir dersin kitabı yok yani imam hatip öğrencisi için meslek dersi kitabı yok. Diğer dersler var, fizik, kimya, matematik, ama bizim okutacağımız Arapçada… Mesela ben Hadise giriyorum Fıkıh’a giriyorum, öbür arkadaşlarım Kelam’a, Tefsir’e giriyordu. Şimdi 20 saatten fazla dersim var diyeyim ama 2 yıl hocalık yaptım, 63-65 yılları arasında, sonra asistan olarak ayrıldım. Bu iki yıl içerisinde ders okuttum, kendi okumalarımı sürdürdüm. Bir tane hadis usulü kitabı yazdım, bir tane fıkıh usulü kitabı yazdım, Bekir Topaloğlu ile bir sarf – nahiv ve bununla birlikte bir Arapça okuma kitabı ve nihayet bir lügat başladık. Lügati İslam Enstitüsü’ne geçtikten sonra bitirdik. Son 6 ay içerisinde, tatilde. Şimdi bu kaç saat çalışmayı gerektirirse sen hesap edeceksin.

Onun için, işte tabii biraz da kadın demez mi: Birazda gönlüne baksan, hep Van gölüne bakıyorsun diye…

-Hocam bu cevaplarınız üzerine merak ettiğimiz bir şey daha var, sizin döneminizde ki talebelik ile bizim dönemimizdeki talebeliği mukayese edebilir miyiz?

-Edelim, çok çeşitli mukayese kriterleri olur. Ben sana iki cihetten kısaca vereceğim. Evet imkanlar bakımından, bir insan bir şey öğrenmek istiyor, demin arz ettim size, bir şey öğrenmek istiyorsan bunun için neye ihtiyacım var? Gökten gelecek değil yani. Bu, kitap ve hoca öyle değil mi?

Bir kitap lazım, hoca lazım. İmkanlar diyince bir de alet edevat lazım. Kitap, hoca, alet-edevat,

bilgiye ulaşma aracı bakımından بين الثرى و الثريا

derler ya, toprakla Süreyya yıldızı arasındaki fark kadar fark var.

Yani bizde yok, sizde var demek istiyorum. Şimdi gelelim, alet vardır yoktur, kitap vardır yoktur, hoca vardır yoktur…

Eğer siz bir şey öğrenmek istiyorsanız:

  • Evvela isteyeceksiniz.
  • Sonra sizin güçlü bir iradeniz olacak.
  • Çalışkan olacaksınız.
  • Aşkınız olacak.

İşte bu da bizde vardı sizde yok.Size iki tane mukayese yapayım. Bizde imkan yoktu aşk vardı; sizde imkan var aşk yok. Ben “siz” derken şurada oturan gençleri kastetmiyorum. Çünkü siz İmam Hatip çocuğusunuz. Yani ben genel konuşuyorum. Benim de çocuklarım var İmam Hatip okudular. Onlar da iyiydi onların okuduğu zamanlar onlar şimdi dede oldular. Benim çocuklarım baba değil dede oldular.Onun için onların zamanında himmet azıcık farklı dahi olsa devam ediyordu. Sonra torunlara geldi sıra. Şimdi torun çocukları benim 2 tane torunum çocuğum 2 değil 3 tane biri kız ikisi oğlan İmam Hatip’e gidiyor. Demek ki yani torun çocuklarına kadar ben bu işi takip ediyorum ama burada yanılabilirim. Neden? Çünkü bu ailenin çocukları onlar. Genelinde böyle bundan biraz daha aşağıda olacağını düşünüyorum kendi kendime. İşte buna rağmen bakıyorum bu aşk ve himmette epeyce aşınmalar var. Şöyle söyleyeceğim: Yani bugün malum bir gazetede haftada üç yazı yazıyorum aynı zamanda kitap da çalışıyorum hastalık da geçirdim. Hala tedavi görüyorum. Kanser oldum onun tedavisini görüyorum. Bir de gözümde rahatsızlık oldu o oluncaya kadar bir kitap çalışması yapıyordum. 100 İslami hareket adamının hayatını, mücadelesini, düşüncesini, tecrübesini yazmaya karar verdim.100 kişi tespit ettim. Bunlardan 24’ünü yazdım 4 cilt olarak çıktı.Bu hastalık yüzünden yirmi dördüncüsünde kaldım. Sizin dualarınızla iyileşirsem oradan devam edeceğim inşallah. Diyelim ki ben bu kitabı yazıyorum, ya bazen yerimden hiç kalkmadan bu internet denen mübarek şey sayesinde istediğim makaleyi indiriyorum, istediğim kitabı indiriyorum. Kitaplarımın bir kısmı İstanbul’da bir kısmı Yalova’da bir kısmı burada(Bursa).Kitap var, bu kitap var biliyorum ama şimdi nerede olduğunu biliyorum da yanımda değil kalkıp gidemem. Hemen tıkır tıkır bu kitabı indiriyorum. Buraya internetten bakıyorum. Daha güzel baskısı çıkmış Ben de kimden daha kolay istediğim yere ulaşma imkanı var hemen oradan işimi görüyorum devam ediyorum.Düşünebiliyor musunuz? Yani ne yazık ki bizim zamanımızda İmam Hatip mektebinde Fransızca vardı. Ben mesela hep ondan sonraki zamanlarda keşke bir İngilizce öğrenseydim demişimdir.Ama gençliğimde değil. Gençliğimde ona fırsatım olmadı. Efendim şimdi bugün mesela bir makale yazıyordum orada bir İngiliz gazetecisinin adı geçiyor ama Arapça bir kaynağa bakarak yazı yazıyorum bu Araplarda o kelimeleri öyle yazıyorlar ki sizin oradan onun İngilizcesine veya Latincesine geçmeniz çok zor. Her neyse ben onu Google’ın Bir de Arapçası var Arapça Google işte oraya onun Arapçasını yazdım. Onun da İngilizcesini istedim çıktı geldi. Yani böyle imkanlar of saymakla bitmez.Var, var ama bunu artık konjonktüre bağlamak lazım.Bütün dünya ve ülkemizde genel gidiş sari bulaşıcı bir hastalık gibi etkilenmemek mümkün değil. Bundan etkilenmemek mümkün değil.Sadece az ve çok etkilenmek mümkün. Genel gidişin dünyanın, insanlığın insanların dünya ile madde ile maneviyatla ilişki biçimi bunların dozu bu dediğim şeyler genel gidişe göre değişiyor, genel gidiş onu etkiliyor. Şimdi siz çok isabetle çıkaracağınız dergide buna işaret tutuyorsunuz. Yani siz en az etkilenmekten bahsediyorsunuz. En az, buna tasavvufta halvet der encümen diyorlar. Kalabalıklar içinde yalnız olmak gibi bir şey bu. Etkilenmeme bakımından. Bu tasavvufta var “Halvet Der Encümen”. Yani onlar mesela her masivaya rağmen yani siz masivanın içerisinde olduğunuz halde Allah ile beraberliğinize halel gelmiyor. Şimdi siz bunu bizim davamıza aktardığınızda bu dünyadaki ters akışın ve ters rüzgarın bizi en az etkilenmesini kastederiz. İşte ben diyorum ki,bundan etkilenmemek mümkün değil. Ve ben bu söylediğim aşk ve himmetteki azalmayı buna bağlıyorum. Yani çocukları suçlamıyorum.Yani onlar da bizim zamanımızda olsalardı bizim gibi olurlardı diye düşünüyorum.Biz de onların zamanında olsaydık bunlar gibi olurduk diye düşünüyorum.Bunların iyilerinden olurduk. Yani bu neslin öne çıkanlarından olurduk.

-Hocam sözlerinizin başında bahsetmişsiniz biraz dergi çıkarma hakkında ne düşünüyorsunuz?

-Dergi çıkarma çok yararlı, yetiştirici bir faaliyet. Dergi çıkarmadan mezun olsanız çok çok eksik kalırsınız. Bunu size söyleyeyim. Bu sizi zorlayacak; bu dergi birçok şeyi öğrenmeye, birçok temaslar, diyaloglar kurmaya ,hedef kitlenizi tanımaya -orada bir kitle var hitap ediyorsunuz yani- ve tatmin edici yazılar yazmak için çalışmaya sevk edecek. Çok geliştiricidir. Dergi, mekteptir.Onun için ben dikkat ettim. Hani dedim ya 100 kişinin hayatını yazıyorum, bütün İslami hareket ricali dergi çıkarma adet olduktan sonra bir kısmı mutlaka dergi bir kısmı gazete çıkarmış. Yani kitap filan yazıyorlar zaten de bunu gördüm.Yani çok çok var. Mesela Muhammed Abduh’un talebesi Reşid Rıza diye bir zat var.Onun “el Menar” diye bir dergisi var. O bir harekettir, çok önemlidir. Yani bu Afgani, Abduh, Reşit Rıza çizgisi vardır. Lakin İslam dünyasında sömürgeciliğe ve kör taklide karşı ilk savaş açanlar onlardır ve ilk uyanış hareketini bunlar başlatmışlardır. Sonra onların yolundan üç çeşit insan yetişmiştir…

Mesela bunu sadece birine bağlıyorlar, bu doğru değil . Batıcılar, İslami hareketçiler, mutaassıp diyebileceğimiz kadar muhafazakârlar bunların üçü yine o ekolden yetişmiştir.Bunun ortasında işte Reşit Rıza çizgisi vardır.Onun Hasan El Benna talebeliğini yapmıştır.İhvan-ı Müslim de Hasan El Benna’nın kurduğu bir müessesedir. Bence vasat İslamı esas alırlar. Bu böyle…Onun batıcı yani modernist talebeleri de vardır. Talebe dediğim yani oradan yetişmiş oradan almış ama böyle olmuş böyle gitmiş. Daha muhafazakar olanları da vardır. Bu el Menar dergisi 37 cilt çıkmış. Her cildi 1 yıl olduğuna göre 37 sene çıkmış. Biz Nesil dergisini çıkardık.4 yıl. işte şey çıktı 19 yıl kadar kolay değil yani. Urvetülvuska diye bir dernek de kuruyorlar. İslam dünyasına şubeler açıyorlar. Bu dergi Hindistan’dan Fas’a kadar her yere gidiyor. Çok önemli bir dergi. Fransızlar sömürge devletine karşı çıkıyorlar İngilizler başta Hindistan olmak üzere bu sömürgeci orada onlar karşı çıkıyor bu dergiye.Bu dergiyi yasaklıyorlar.Bazı yerlerde dergiyi elinde bulduklarını tevkif ediyorlar. Demek ki iş görüyor.Bundan bu çıkıyor ,iş görüyor. Onun için dergi çok önemli, isabetli. Onu inşallah başarıyla yürütürsünüz.

Çağın bir silahı olan medyayı nasıl ve ne kadar kullanmalıyız veya kullanmalı mıyız?

-Has medya mı, sosyal medya mı, hepsi mi?

Genel olarak?

Buna temas edecektim. Senin sorun bir bakıma iyi oldu. Şimdiye kadar biz arkadaşlar medya anlamında ya da şöyle bilgiyi ulaştırma aracı olarak, mesaj ulaştırma, iletişim aracı olarak neleri kullandık düşünelim: Kitap kullandık, dergi -gazete kullandık. Sonra radyo çıktı, kullandık. TV çıktı. Radyo çıktı kullandık diyorum. Kullandık mı? Yani biz mi daha çok kullandık, başkaları mı daha çok kullandı? Bu sorudur… Sonra TV çıktı. TV’yi biz mi daha çok kullandık başkaları mı? Sinema, tiyatro , resim ,musiki, sanat… Sanat yo16

luyla tebliğ, iletişim, bilgi onları da başkaları mı daha çok kullandı biz mi? Bu soru açılınca vereceğim cevap hep olumsuzdur. Yani ben radyodan itibaren ötekinin bunu bizden daha çok kullandığını düşünüyorum. Daha çok ve daha ustalıkla, usulüne uygun olarak, okullardaki o alanlara adam yetiştirerek kullandığını düşünüyorum. Şimdi böyle geldik geldik yine bunlar bana göre -bu kelimeyi kullanacağım- felaket derecesinde değildi. Asıl bundan sonra sosyal medya diye bir şey çıktı ki bu felakettir. Evet ben buna felaket diyorum. Sebebi ne? Sebebi şu: Sosyal medyada herkesin radyosu, televizyonu, gazetesi, dergisi var demektir, herkesin. Kimin elinde aha şöyle bir zıkkım varsa telefon ya da vs. bitti. Adam ta Amerika’dan alıyor, Amerika’ya kadar ulaşıyor anında. Bir vaiz var Türkiye’de. Bunun 4000000 takipçisi var, 4000000 . Sordum ben sana Dergiyi ne kadar basacaksınız? diye. Şimdi bir dergi… Yüz binlik bir dergi çok nadirdir. Elli binlik dergi çok nadir. Yani biz beş bin bastığımızda çok seviniyorduk, seviniyorduk… Ha böyle işte Amerika’ya kaçan adamın adamları gibi adamlarınız okunmayan gazeteyi bile getirir evimizin önüne atarlardı. Sizi zorla abone yaparlar, 1 milyon trajınız olur. Ben bunu saymıyorum. Yani bir tarikatınız vardır, 100 bin tane zaten müridiniz vardır. 100 bin dergi basarsınız. Hepsine birer tane gönderirsiniz. Bunu da saymıyorum. Bu ulaşmak demek değildir. Yani ulaşmak şudur; adam senin dergini alacak, beğenecek, okuyacak, abone olacak ya da gidip bayiden alacak, ona ulaşma diyorum ben, Bu. Şimdi dergi, yani dergi, siz inşallah çalışacaksınız. Bir gün elli bine ulaşsanız rekor sayarım ben sizi. Elli bin. Ama adamın dört milyon takipçisi var arkadaş! Bu güya bizden. Bizden ama bizi mahvediyor. Ya! Bizim yaptığımızı yıkıyor. Sahih dini kirletiyor. Bu ötekinden de zararlı. Ama bu bizden. Bir de ötekiler var. Gel şimdi, bunların milyon milyon takipçileri var. Adam oturuyor, yazıyor. İşte asıl yani medya dediğin bu. Öteki medyaya göre işte yine bir görsel, işitsel vesaire medya vardı ya, onlar sonda sıfır kaldı şimdi, kaldı. Mesela şöyle söyleyeyim: Ben bir gazetede yazı yazıyorum. Bu gazete faraza diyelim elli bin bassın. Elli bin. Benim yazımı 150 bin kişi okuyor. Bir yığın insanın okuduğu yazılar var. Yani başka okur yazarlardan. 500 bin kişinin okuduğu. Onu trajı 500 bin değil. Yine işte bu medya bak devreye giriyor. Dikkat edersen. Çünkü dijitale giriyor. Netice itibariyle adam oradan ulaşıyor. Yani siz internete koyduğunuz için oradan ulaşıyor. Ben, aslında bu, çok önemli bir derdim bu benim. Senin bu sorunun üzerine buraya biraz girdim ama bugün Müslümanların bu alana kafa yormaları gerekiyor. Buradan, biz buradan gol yiyoruz tabirse. Ama bugün buradan gol atmamız lazım. Ama buradan gol yiyoruz. Şimdi, düşünüyorum, düşünebiliyor musunuz arkadaşlar en muhafazakâr insanların bile kendilerinde de çocuklarında da bu alet var. Yani akıllı dedikleri telefon var. Ve aile ortamı ve sohbeti kalmadı genel olarak. Hatta misafir giden, birbirine misafir giden yav, ziyarete giden, yedi, içti, çay vesaire bir ara bir bakıyorsun herkes gömülmüş buraya. Kimse de kimseye bir şey demiyor bak. Aman bana şey etmesin ya. Ben buna bakayım, öteki de öyle falan. Bitti. Bitti yani. Aile sohbeti bitti. Şimdi sizin çocuğunuz elinde bu. Verirsen bir bela, vermezsen bir bela. Psikologlarla filan konuşuyorsun. Onların söylediği sadece şu; “Aman bağımlılık olmasın, sınırlayın.” Budur yani tavsiye ettikleri, bu. Bağımlılık olmasın, sınırlayın onun için. Yani her gün mesela bir saat ya da iki saat. Bir de işte açtığı programlara filan bakın, filan. İyi de peki, sen 24 saat bunun başında mısın? Bakın, çocuğa işte görüyorsunuz. Bu en önemli problemimiz. Biz gazete de çıkarsak dergi de çıkarsak televizyon televizyon, televizyonda kanallar var. Kanalizasyonlar var. Efendim, kanallar var. Açıyorum bazen böyle, bakıyorum işte birkaç haber kanalı var. Abi oradan insan haber sunuyor, alabiliyor. Onlarda yine siyasi ve ideolojik taraf birlikleri var. Haberleri de ona göre veriyorlar. İstediğini veriyor, istemediğini vermiyor. En önemli bir haber zamanında bile bile öbür televizyonlara bakıyorum. Peki diyorum ya bu mesela şeyde işte adamlarımızı öldürdüler ya ? Yeni Zellanda da. Yeni Zellanda’da bu olay oldu. İşte o adamların tepkileri, iştigalleri filan ne diye. Tabi daha sonra normal programları ne ise o devam ediyor. Diziler var. Diziler rezalet, programlar öyle. Efendim, saatlerce reklam. Reklamların tamamı günah. Bana göre günah. Yalan, yalansız reklam yok. Yazı yazdım İhsan hoca, bir cümle kullandım, reklamcılar bana hücum ettiler. Dedim ki: reklamcılar kapitalistlerin davulcularıdır. Kim? Reklamcılar. Yav hocam niye böyle? Yav dedim, ben yalansız reklam görmedim arkadaş. Sizin en Müslümanınız bile abartıyorsunuz. Hemen hemen abartıyorsunuz. Takdim ettiğiniz, reklamını yaptığınız şeyi abartıyorsunuz. Öyle değil halbuki. Sonra daha daha abartmanın ötesinde sihirbazlık yapıyorsunuz, büyücülük yapıyorsunuz. Yani insanların zihnine, kalbine, duygularına girebilmek, onları istediğiniz yere çekebilmek için ona göre usuller kullanıyorsunuz. Mesela reklam da işte bu. Televizyon bu. Radyo, radyo eskisi kadar dinlenmiyor. Varsa yoksa, yani bizim bunlara, biz zaten televizyona sahip olamadık demek istiyorum. Ya olsanız oradan da yine ulaşabileceğiniz kitle bu sosyal medya kadar değil. Bizim bugün belamız, başımızın belası sosyal medya, bu belayı nasıl işimize yarar bir araç haline getirebiliriz? Gündemimiz bu olmalı, bence.

-Hocam, çağımızda biz Müslüman gençlere hangi alanlarda daha fazla ihtiyaç duyuluyor?

-Şimdi kendiniz için seçtiğiniz yol bir kere mükemmel. Şimdi imam hatibi işte en mükemmel bir şekilde bitireceksiniz. Bitirdikten sonra, bence ortaöğretim olarak imam hatibi seçmiş olan bir gencin fen, matematikten ziyade sosyal ve insan bilimleri, felsefe, ilahiyat o alanları seçmesini tavsiye ederim. Bir kere, yani, imam hatipten sonra adam matematikçi ya da fizikçi olacak, o zaman keşke fen lisesinde okuyaydı. Bu ona temel taban olmaz demek istiyorum. Bu alanları seçeceksiniz. Ya ilahiyat olacak ya insan bilimleri olacak ya onların içerisinde felsefe olacak gibi bir şey. Bu, bunları seçeceksiniz. Şimdi siz arapça öğrenmişsinizdir. Onu ilerleteceksiniz. Mutlaka bir yabancı dil bileceksiniz. Bununda ne yazık ki şimdi İngilizce olması daha ön planda. Ne yazık ki de değil. Çünkü ümmetin bir milyara yakını İngilizce konuşuyor, okuyor, yazıyor. 1.7 milyar ya. Demek ki daha çok. O bakımdan da ne yazık ki değil. Onlara ulaşabilmek onlarla diyalog kurabilmek için İngilizceye ihtiyacımız var. O iki dili mükemmel bilmeniz lazım. Osmanlıcayı iyi bilmeniz lazım. Branşınıza göre Farsça öğrenebilirsiniz. Seçeceğiniz branşa göre değişir. Edebiyat tasavvuf gibi branşları seçerseniz Farsça öğrenmeniz lazım aynı zamanda. Sonra da mutlaka seçtiğiniz branşta lisansüstü çalışma yapmanız lazım. Yani lisansla, bir fakülteyi bitirmekle yetinmemeniz lazım. Master, doktora, post doktora falan yapmanız lazım. İmkân bulursanız hem Şark’a hem Garb’a gidip oralarda biraz çalışma imkânı aramanız lazım. O âlemi tanımak ve o âlemin dilini daha da geliştirmek için. Buna ihtiyaç var. Bunu da yapmanız lazım. Branş konusunda, bizim insanı ilgilendiren her branşa ihtiyacımız var. Ama o branşın dünya ölçeğinde en üst seviyesini elde etmeyi hedefleyeceksiniz. Az ile orta ile yetinmeyeceksiniz. En üst seviye. Dünya ile konuşacaksınız. Evinizle, mahallenizle, köyünüzle, şehrinizle, Türkiye ile değil. Bütün dünya ile. Bütün dünya ile konuşmak demek onların seviyesinde olmak demektir. İlim olaraktan. Herhangi bir dalda, alanda. Diyelim ki dinler tarihini seçtiniz. Niyeyse, aklıma o geldi de. Dinler tarihini seçince bir dini seçeceksiniz mecburen. Böyle bu iş yani. Artık eskisi gibi allâme olmak mümkün değil. Eskiden diyorlar ki allâmeyi tarif ederken “Câmiû’l-Ulûm el-Funûn”. Haydi yallah! Ne ne nasıl yani? Sen fûnûn’u bırak Câmiûl-ûlûm ol bakayım da ben bir göreyim. Câmiûl-ûlûm bir de Fûnûn da varmış. Ya eskiden adam hepsini okuyor, bitiyor. Tamam. Fizik de biliyor, tıp da biliyor, kimya da, matematik de biliyor. Tefsir, hadis, fıkıh da biliyor vesaire. Şimdi o gelsin, sadece bir branşta o seviyede olsun da göreyim. Yani bu da böyle. Ha kör ihtisas da doğru değil. Şimdi sizin bir branşınız olacak. O branşın yanında onun komşuları vardır. Komşularına doğru açılıp oralardan da bilginiz olacak. Kaynakları bileceksiniz. O alanın uzmanlarını, o alanın baba kitaplarını bileceksiniz. Gerektiğinde oraya başvuracaksınız. Sizin branşınıza da başkaları başvuracak. Dediğimi anladınız mı? O anlamda da ben mesela müsaadenizi istiyorum bir kelam meselesi açılıyor. “Orayla hiç alakam yok.” Öyle olmaz. Genel çizgileriyle onları bileceksiniz. Bunlar birbirine bağlı çünkü. Birbirleriyle irtibatı var. Okurken de böyle biraz geniş perspektifli okuyacaksınız demiştim. Şimdi diyelim ki dinler tarihi branşını seçtiniz ve mesela bir İslam ülkesinde ya da batıda bununla ilgili bir sempozyum yapılıyor, o sempozyuma tebliğ sunmalısınız. Ve orada tebliğ sunanlarla tartışmalısınız. Seviye bu. Dünya ile konuşmaktan bunu kastediyorum.

-Peki, Hocam bize anlatacağınız bir hatıranız ya da “Şunu da anlatayım bu arkadaşlar bundan faydalansın” diyeceğiniz önemli bir olay ya da hayatınızda bir dönüm noktası olan seçiminiz varsa dinlemek isteriz.

-Ya durmadan hatıra anlattım zaten. Birçok hatıra anlattım. Ama sorunuz üzerine bir başka hatıra anlatayım. Şimdi Yüksek İslam’da talebeyiz. Ali Osman Başkuyu, benim vazgeçilmez adamım. Mesela Konya’da Arif Hoca’nın dükkânına giderdik, birimiz bisikletle, bisikleti dayarız. İçeri girince Hoca ‘Kapıyı örtmeyin.’ der. Niye? Öteki de gelecek. Böyle bir beraberliğimiz var. Son sınıflara doğru (Yüksek İslam’da) biz artık düşünmeye başladık: ’Ya bu iş burada biter mi ? Şunları okuyalım dedik, okuduk. Şu mektepleri bitirelim dedik, bitirdik. Diyelim ki onun üstünü de okuyacağız. Sonra öğretmen olacağız. Evleneceğiz çoluk çocuğumuz olacak, ev, bark sonra biraz araba, biraz arsa, bağ, bahçe vesaire. Sonra yaşlanacağız. Bir gün de Azrail as. gelecek, öleceğiz. Yani bu mu? Bundan başka bir şey var mı? ‘ diye düşünmeye başladık. ‘Ya bizim bi sorumluluğumuz, edindiğimiz bu birikimle yapacağımız iş-devlet memurluğundan başka bir iş-, Allah’ın memuru olarak yapacağımız ne var?’ diye düşünmeye başladık. Din, ümmet, millet falan geliyor o zaman tabi. Bunların anlayabildiğimiz kadar hali, durumu. Ve bunların karşısında bunları ‘İyileştirmek için ne yapabiliriz?’. Böyle bir soru geliyor. Böyle bir soruyu sorduğun zaman programatif olarak önüne bu geliyor. Şimdi buna gençliğimizde biz ümmeti ve dünyayı kurtarmak diyorduk. Peki, kurtarmak için ne yapacağız? Bu soruyu muhtelif adamlara soruyoruz. Adam dediğim adamlara soruyoruz yani adam gibi adamlara bu soruyu soruyoruz. Bulduk mu soruyoruz. Hamidullah Hocaya sormaya karar verdik. Hamidullah Hoca diye bir zat var. Ben ondan çok istifade ettim. Çok severim. Ve ben ona “çağdaş delî” diyorum. Evliya manasında. Evliya kullanılır ya Türkçe ’de. Öyle olduğuna inanıyorum. Son zamanda işte Yüksek İslam’dan dersi kırıp onun dersine gidiyoruz. Edebiyat Fakültesi’nde ders veriyor. Konferanslarına gidiyoruz falan. Salih Tuğ diye de bir abimiz var. Sonradan o bizim dekanımız falan da oldu. O abi de hocanın ders verdiği yerde asistan. Onun vasıtasıyla hocadan randevu aldık. Şimdi ona da sonuçta diyeceğiz ki ‘Biz bu ümmeti ayağa kaldırmak, milleti kurtarmak için ne yapalım? Bir program, bir proje vesaire diye bunu soracağız. O randevu aldı sağolsun Allah razı olsun kabul etti. Bir dersten çıktı. Geldi bir odada orada iki sandalye var. Üç sandalye yok. Şöyle de bir masa var. Geldi kendisi şuraya yarım kıçıyla çıktı oturdu. Sandalyeleri bize gösterdi. Oturun. Hayır biz… Oturun. Oturduk. El-emru fevgal-edeb. O da masanın üzerine böyle yarım oturdu. Buyurun dedi. Dedik ki: ‘Biz size iki şey soracağız; 1-Dünyayı nasıl kurtaracağız? 2- Siz ondan fazla dil biliyorsunuz. Bu dilleri nasıl öğrendiniz? Bunun bir herhalde kolayı var. “ Birincisi “dedi. “Şimdi siz ne yapıyorsunuz?” dedi. Biz dedik, Yüksek İslam’da okuyoruz. “Ben de işte burada muallimlik yapıyorum.” dedi. “Şimdi bütün Müslümanlar için geçerli bir şey söyleyeceğim. Siz en iyi öğrenci, ben de en iyi muallim olduğumda ümmeti kurtarırız.” dedi. En iyi. En iyi olduğumuzda. Dönün kendinize diyor öyle etrafa bakmayın. Kendinize dönün. Siz o hedeflediğiniz şeyin adamı olun. Olduğunuz zaman zaten gerisi gelir. Peki, öbürü? Çok az da olsa espri de yapıyordu. Şimdi Hamidullah Hoca hiç evlenmemiş. “Bir dili öğrenmenin en kolay yolu o dili bilen biri ile evlenmektir.” dedi. Arkasından güldü. Sonra da demedi ki bu benim için geçerli değil. Hadi siz anlayın anlamında. Allah rahmet eylesin. Sonra dedi ki: Valla ben birkaç dil öğrendikten sonra mı oldu bu iş bilmiyorum ama ben bir dili öğrenmek istediğimde o dilde yazılmış bir kitap alıyorum, tercüme etmeye çalışıyorum.” dedi. Öğrenmek istediği dilde. Enteresan değil mi? “Ben böyle öğreniyorum.” dedi. Ben de size naklediyorum. Ben denemedim. Bu da bir hatıra olsun… .

İnanın adamı yetiştir Gerisi gelir arkadaş.

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Araç çubuğuna atla