İthafen

Hava yine soğuk. Karanlık bir havada ağır ağır yürüyorum. Bozuk  ideolojilerin
isi bulaşmış havaya. Ve çığlıklar duyuyorum, rüzgarın getirdiği o uzak diyarlardan.
Adımlarımı boşluğa atıyorum kararsızlıklar içinde. Ve birden ayağım kayıyor, kayalıklardan
düşüyorum.


Sonra bir esinti… İrkiliyorum ve başımı kaldırıyorum. Aniden bir ışık görüyorum.
Ufukta bir toz kalkıyor. Bir hareketlenme, bir hareket. Güneşin süvarileri ufuktan
akın ediyorlar. Hedefte surlar var. Süvariler surlara ve burçlara hücum ediyorlar.
Ve karanlıklar arasından bir Kale doğuyor. Bugün güneş, süvarileri ile diriltiyor,
aydınlatıyor. Onca ihtişamı ile kale zirvede beliriyor işte. Dün karanlıklar aydınlığa
gebeydi. Ama kimse ummuyordu bunu. Karanlıklardan bir Nur doğuyor. Heybetli
surları ile ortaya çıkıyordu. Işık burçlara düşüyor… Ben ise olan biteni karanlıklar
içinde uzaktan izliyorum.


Bir hareketlenme daha beliriyor. Bir kımıldama… Kalede bir şeyler oluyor. Bir
ses duyuyorum karanlıklar içinde. Bir seda sanki dünyaya geldiğimde, kulağımda hissettiğim.
Bir boran sanki. Demirin dövülürken çıkardığı hırçın bir ses gibi. Otların
arasında böceklerin ve sürüngenlerin devriminden çıkan bir hışırtı adeta. Tüm bu
sesler… Zirveler kıyama duruyordu. Ve Kale kıyama kalkıyordu. Yüzyıllarca kanı
çekilmiş olan bu surlar bugün burçları ve süngüleriyle yeniden diriliyor. Hemen ona
yöneliyorum. Kımıldadıkça önce ayağım kayıyor. Çakıllar oynaşıyor. Ama sonra rüzgar
arkamdan esiyor. Hareketimle taşlar yerinden oynuyor.


Ve ben önce yürüyorum. Bütün bir alem beni izliyor. Çünkü kan damarlarımda
kaynıyor benim. Sonra koşuyorum, rüzgar bana eşlik ediyor. Kan ter içinde varıyorum.
Şimdi uzaktan gördüğüm, karanlıklar içinden doğan o kalenin duvarlarının dibindeyim.
Kesik taşların kokusu çok tanıdık geliyor. Sonra bin yıllık hanedanın kapıları önündeyim… Gökyüzüne açılan kalemin kapıları önündeyim. Kalenin ihtişamı damarlarıma işliyor. Heyecandan ayağım titriyor. Nefesimden asırlık tozları çekiyorum ciğerlerime.


Yavaş yavaş hatırlıyorum. Bir saniye… Burası gözlerimin maziden ısırdığı bir yer.
Dokundukça işlemelerine ahşap kapının hissediyorum. Kalenin atan kalbine dokunuyorum.
Evet, burası benim KALE’M. Burası Asilerin kalesi. Firavuna başkaldıran Asiyelerin
kalesi. Temelini Adem’in attığı, Nuh’un gemisini bindirdiği, İbrahim’in surlarını
yükselttiği, Hacer’in burçları arasında koşuşturduğu, İsmail’in kurban olduğu,
Musa’nın asasını vurduğu, çağına başkaldırıp bir mağaraya hicret edenlerin kalesi.
Mağarada mahsur kalan gençlerin, bir anda kendilerini içinde buldukları Kale’m.
Evet, firar edenlerin, enkaza dönen şehirlerden, Allah’a firar edenlerin, isyan bayrağını
kaldırdığı bu sağlam kale. Kanı kağıda akıtıp, kalemleriyle mücadelesini veren
genç bileklerin kalesi.


Bir de yazı yazıyor gözetleme kulesinde: “Bütün uyuyanları uyandırmaya bir uyanık
yeter!” Ben biliyorum ki biz bir uyanıktan daha fazlasıyız. Ben bu kalenin çelikten
satırları arasında buldum kendimi. Her dokunanı bambaşka diyarlara alıp götüren bu
ihtişamlı Kale’min kapıları önünde asırlık bir çınar gibi duruyor ve gelenleri karşılıyorum.
Seni kenetleşen ruhlarımızın en çekici mıknatısiyeti içinde selamlıyorum…
Mottomuz Devinim…


Kalemini Kalesi kılıp, özgürlük mücadelesi veren tüm yiğitlere ithafen…

Ahmet Başbük